Ülkemiz uzunca bir dönem, din eğitim ve öğretiminden resmi plânda yoksun bırakıldı. Hatta İslâmiyet’e karşı, bâzan örtülü, bâzan da çok açık bir hasım cephe oluşturuldu. Bu arada, “ Müslümanlık bizi geri bıraktı. Bütün ileri milletlerin dini olan Hıristiyanlığı kabul etmeliyiz” safsataları bile, ciddi ciddi tartışıldı. Zaman zaman da dinde reform hezeyanı nüksetti. Fakat, bütün bunlar, tamamen üst düzeyde, aydınlar arasında, yöneticiler nedzinde yapıldı. Halka inmedi. Millet çoğunluğundan rağbet görmedi .Hatta, tam tersine, aklı selimin hakim olduğu çoğunluk, inancına sahip çıktı. Her türlü baskıya, cezaya, aşağılanmaya katlanarak, devletin veremediğini, millet kendi kendisine vermeye uğraştı.
Çok partili sisteme, dış tesirlerle ve mecburen geçtiğimiz yıllarda, durum kerhen yumuşatıldı. Çünkü, iktidarın her şeye rağmen inançlı kalan kalabalıkların oylarına ihtiyacı vardı. 1948’de artık nesli tükenmeye yüz tutmuş İmam Hatip yetiştirmek maksadiyle kurslar açıldı.
Bu kursların asıl açılış sebebi ise, “Köylerde cenaze kaldıracak kimse kalmadı” feryatlarına kulak veren Demokrat Parti’nin önünü kesmekti.
İrfan ve iz’an sahibi milletimiz bu istismarın farkına vardığı içindir ki, iki yıl sonraki seçimlerde ehven-i şer olarak gördüğü Demokrat Parti’yi ezici bir çoğunlukla iktidara getirdi. Demokrat iktidarın halkı en çok sevindiren icraatı ise, ezanın asli şekline çevrilmesi ve İmam-Hatip Okullarını açması oldu. Basının ve muhalefetin laikliği istismar ederek karşı çıktığı bu icraat, istenen ve beklenen hızda gelişemedi. Bunu gören halk, meseleye bizzat sahip çıktı. Devlet’in yetersizliğini kendi çabalariyle telâfi etmeye çalıştı. 1951 yılında yedi yerde açılan İmam Hatip Okulları, bugün 400’ü aşkın bir sayıya ulaştı.
İmam-Hatip Okulları uzun yıllar boyunca hep üvey evlât muamelesi gördü. Lise derslerinin hepsini görmelerine rağmen, İlâhiyat Fakültesine bile öğrenci veremedi. Demokrat iktidarın son yıllarında Yüksek İslâm Enstitüsü açıldı.İmam Hatip mezunlarının devam edebildiği bu tek yüksek okul, İstanbul’da bir ilkokulun çatı katına mahkûm edildi. Yıllarca süren mücadelelere rağmen, akademi statüsü bile kazanamadı. Ancak 1980’den sonra, İlâhiyat Fakültesi olabildi...
Ve yine çok yakın tarihlerden beri, İmam-Hatip mezunları, diğer fakültelere de girebilme hakkı kazandılar. Tamamen devletin gözetim ve denetiminde, gerçek bir ilim irfan yuvası olarak çalışan bu müesseseler, ne acıdır ki, halâ hırsı ve hıncı dinmemiş bir husumet cephesiyle karşı karşıyadır. “Gölge etme, başka ihsan istemem” dercesine, sadece fedakâr milletimizin himmet ve gayretleriyle varlık sahasına çıkmakta ve çalışmaktadırlar. Yetiştirdikleri insanların kalitesi, dürüstlüğü, vatanseverliği ve çalışkanlığı yıllardan beri isbatlana gelmişken, laikçi kesimin düşmanca tavrı henüz tavsamış değildir. “Geliyorlar!” diye çığlık atıyorlar...Bırakınız gelsinler. İslâm ahlâkının güzellikleriyle süslü bu nesilden hiç kimseye zarar gelmez, gelmemiştir, gelmeyecektir de...
İşte bu güzel neslin irfan ocaklarından biri de Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesidir.
İlk binasının yapımında, kurucu Müdürü rahmetli Osman Sandaloğlu hocamız başta olmak üzere, eğitime inanmış hemşehrilerimizin emeği, parası ve duası vardır.
Bir eğitim aşkının neticesi olan Batıpark’taki bina yıllarca iyi insan yetiştirme fabrikası gibi çalışmıştır.
Daha sonra, bu zarf da dar geldiği için yeni himmet ve hizmet ehlinin ellerinde büyümüş, gelişmiş, serpilmiş ve şimdiki yerine taşınmıştır.
Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi, yarım asrı aşan ömründe bir çok güzelliğe imza atmış, sahasında tanınmış, nice güzel insan yetiştirmiştir.
“-Bir şeye sebep olan yapan gibidir” sözünün penceresinden Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi’ne bakınca, ilk görünen şahsiyetlerden biri, şüphesiz ki Osman Sandaloğlu Hocamızdır.
Rahmetli, mükemmel bir eğitimciydi. Önce şehirdeki itibarını kullanarak, okulu hem bina, hem de öğrenci sahibi kılıyor; sonra da sınıflara bizzat girerek hocalık yapıyor.
Benim neslim, onun son öğrencileri olmakla şereflenmiştir. Düşününüz ki, benim hem dedemin, hem babamın, hem de benim hocam olmuştur.
80 yaşına rağmen, 11 yaşındaki gençlere hocalık yapmak; daha da ilginci onların gönüllerine girip en sevilen öğretmen olmak, herhalde kolay başarılacak bir iş değildi.
Rahmetli, içi ve dışıyla tertemizdi. Tam bir İstanbul efendisiydi. İlmi sevdirmek için, çok orijinal ve aktif metodlar uygulardı.
O çok ilerlemiş yaşına rağmen, giriş zilinden bir saat önce okula gelip, derse hazırlanamayan öğrencilerle meşgul olması, işini ne kadar ciddiye aldığını göstermeye yeter sanırım.
Fıkralarla, nüktelerle, şakalarla süslediği dersin nasıl geçtiğini anlayamazdık.
Bâzan kendisine hayranlığımızı ifade etmekten kendimizi alamaz, çocuksu bir takdirle, ”-Hocam ne kadar çok şey biliyorsunuz” derdik.
O mübarek Adam, bizlere muhteşem bir tevazu dersi verir ve derdi ki:
“-Oğlum, ben bilmediklerimi ayağımın altına alsam, başım göğe değer.”
***
Hepimize derin sevgisiyle birlikte, şahsiyet aşılar, özen gösterir ve önem verirdi.
Çoğu zaman, “İçinizden büyük adamlar çıkacak. Bu okullar, ilim, irfan yuvasıdır. Sizler Yunus yürekli, Mevlâna gönüllü, aranan insanlar olacaksınız; ona göre iyi yetişin. Faydanız sadece milletinize değil, bütün dünyaya dokunacak” derdi.
Bunu öyle samimi söylerdi ki, “Ben o günleri göremem ama, hiç olmazsa Rabbim, sizin 7.sınıfı bitirdiğinizi bana göstersin” diye dua ederdi.
Ancak O, bizim liseyi değil, ortaokulu bitirdiğimiz sene Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu.
***
Hocamız sadece sınıfta eğitimci değildi. Çarşıda, pazarda, camide, her yerde eğitimci duruşunu hissettirirdi. Bâzan okul çıkışlarında, o gün gözüne girmiş olan öğrencilerini çağırır, esnaf ziyareti yapardı.
Hocaefendi’nin çağırıp yanına aldığı öğrenciler, onun asistanları gibi hissederlerdi kendilerini. Tabii ki bir ortaokul öğrencisi için bu büyük bir itibar ve şerefti. Hocaefendi’nin yanında bulunmak ve esnaftan insanların dükkanlarında, sohbete iştirak etmek bizleri heyecanlandırırdı.
Sınıfa girdiğinde, ilk on dakika bizimle ilgilenen, özel soruları cevaplayan, hal hâtır edip, bizi bakışlarıyla seven Hocamız, esnafa da aynı tavırla yaklaşırdı.
Kimin eşi hasta, kimin çocuğu askerde, kimin işi bozuk gidiyor, bilirdi ve onlarla ilgilenirdi. Hep ümit verir, yol gösterir ve dua ederdi.
Bâzan da bize daha büyük heyecan veren toplantılar yapardı. Bazı zengin evlerinde verilen ziyafetlere biz öğrencilerini de götürür, orada ileri gelen insanlara takdim ederdi. Yenilip içildikten sonra da, öğrencilerine sırasıyla Kur’an okutur, Hadis okutur, İslâm tarihinden bir soru sorup açıklatırdı.
Bu tavrıyla, o akşam bir araya gelen insanlara İmam-Hatip Lisesi’nin tanıtımını yapmış olurdu. Böylece hem okula yapılan yardımlar artar, hem de bizleri müthiş motive ederdi.
Bizler sorduğu sorulara o insanların huzurunda doğru cevaplar verdikçe, Hocamız iyice keyiflenir ve “İşte bizim mektebimiz böyle talebe yetiştiriyor” derdi. Bizler, nâil olduğumuz iltifatları, aldığımız aferinleri arkadaşlarımıza anlatırdık. Onlar da daha çok çalışıp, Hocamız’dan bir dâvet almak için sabırsızlanırlardı.
Hocamızın hem okulda, hem de halk nedzindeki itibarı ve sevgisi, bizi de, onun gibi bir hoca olmaya heveslendirirdi.
***
Bu güzel insan, bir gün sınıfımıza kaşları çatık, yüzü asık girdi.
Keyifsizce sınıfı süzdü. Bir iki öksürüp boğazını temizledi. Sonra da hepimize, o güne kadar hiç duymadığımız hitaplarda bulundu:
“-Eşekler, öküzler,, sıpalar!”
Şaşırıp kalmıştık. Bu sevgi insanına ne olmuştu?
Hocamız derse başlamıştı ama, anlattıklarını hiç anlayamamıştık. Çünkü, hiç de alışkın olmadığımız bu hitaplar sebebiyle, çok üzüldük ve kendimizi derse veremedik.
Teneffüse çıktığımız zaman, herkes çok üzgündü. Birlikte konuşarak, Hocamız’ın durumunu anlamaya çalıştık. Hatta idarecilere bile akıl danıştık. Ancak durumu tam kavrayamadan ikinci ders zili çaldı.
Hocamız sınıfa girdi. Bir de ne görelim, durum düzelmiş, Hocamız’ın güler yüzü yeniden ışıl ışıl olmuştu. Üstelik o bize, birinci derstekinin tam tersine, çok hoşumuza giden iltifatlar yağdırıyordu:
“-Aslanlarım, kaplanlarım, tosunlarım!” Bizim de neşemiz yerine gelmişti.
Elimi kaldırıp söz istedim:
“-Hocam, çok teşekkür ederiz. Sağolun. Biz de sizi çok seviyoruz ama, birinci derste niçin bize kızdınız, kötü şeyler söylediniz?
Hocamız hiç istifini bozmadı. Bakışlarını sınıfın üzerinde gezdirdi. Sonra da dedi ki:
“-Ben hiç kimseye kötü söz söylemem”
Biz hep bir ağızdan, “Ama Hocam, bize bir çok hayvan adlarını saydınız. Keçi, köpek, eşek, öküz dediniz.”
O bembeyaz sakalının çevrelediği nurlu yüzü sıcacık bir tebessümle iyice aydınlandı ve dedi ki:
“-Evlâdım, şimdi de size hayvan adları ile hitap etmiyor muyum. Arslan, kaplan, tosun da hayvan değil mi?
Tosun küçüğü, öküz büyüğü...Niçin tosun deyince hoşunuza gidiyor da, öküz deyince üzülüyorsunuz?”
Bizler, bir an düşündük ve, “Ama Hocam, bunlar iyi hayvanlar, ötekiler hoş değil!” dedik.
Hocamız, “Hayır, hepsi de aynı, dört ayaklı, kulaklı, kuyruklu hayvan...”
Sonra da ekledi: “ Evlâdım buna üslup derler.Aynı şeyden birini, bir biçimde söylersin sevgi ve şaka çıkar, ötekini söylersen kin ve kavga çıkar. İşte sizler konuşurken sözlerinize çok dikkat etmelisiniz. Sözünüzden daima, sevgi ve dostluk çıkmalı.”
Yıllarca sonra öğrendik ki, Hocamız bize üslup dersi veriyormuş.
Ruhu şad, mekânı Cennet olsun.
***
İmam-Hatip Liseleri, Osman Sandaloğlu Hocamız gibi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş hocalarımızın himmet ve hizmetleriyle hayat buldu.
Şimdi yeniden o güzel insanların aşkını, şevkini taşıyan gönül ehline ihtiyacımız var.
Yunus Emre’mizin,
Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek
diye tarif ettiği güzel gönüllü insanların, yeni bir heyecanıyla, İmam-Hatip Liseleri, hizmetlerini daha da çoğaltacak ve bereketlendireceklerdir inşallah.