Hidayet bu güzel adama 42 yaşındayken nasip oldu. Kendisi uluslararası bir şirkette çalışan profesyonel bir yöneticiydi ve görevi gereği 4 yıl İstanbul'da bulundu. Doğru düşünen her Batılı aydın gibi, hayatını ve inancını devamlı sorguladı.
İslâm'a ilgisi, daha önce bulunduğu Dubai'de başlamıştı. Fakat orada Müslümanlarla arzuladığı iletişimi kuramadı. Çünkü ona, "Müslüman olmayan birinin camiye giremeyeceği" söylenmişti.
O kendisini sıcacık kavrayan bir atmosfere sahip İstanbul 'a özel bir sevgi duydu. Çünkü Batı toplumlarında çoktan unutulmuş olan duygusallığı, samimiyeti, candanlığı bu şehirde çok etkileyici şekilde yaşamıştı.
Ressam olan eşi Liz Strick de bu ilhamı çok şehirde yüze yakın tablo yapmış. Manevî dünyası zengin, duygusu derin ve sıcak olan Türkler'i daha yakından tanımak için Türkçe’yi bile benimsemişler... Ama asıl ilginç olanı, Ramazan'da oruç tutmaları...
Hem de sahuru, imsaki, iftarı ile, tam oruç... Oruç tutmalarının sebebi de ilginç: "Herkes oruç tutuyor. Biz de yaşadığımız ülkenin bir parçası olmak istedik. Sağlıklı birşey... Ayrıca uyumlu bir çift olarak zor ve kutsal bir işi birlikte yapmak değişik tat veriyor ruhumuza... Fakat orucun en önemli faydası da insana suyun ve yemeğin kıymetini anlatmasıdır. Böylece muazzam bir manevî tatmin ve büyük bir minnet duygusuyla Allah'a daha çok yaklaşmış oluyoruz."
Bu yaklaşma 1993 yılında tamamlanır ve eline Bediüzzaman Hazretleri'nin Tarihçe-i Hayat’ı geçer. Bediüzzaman 'ın roman üstü hayatı onu fevkalâde etkiler. Bu etkilenirse onu Nur Risaleleri'ni okumaya ve bu eserler etrafında yapılan sohbetlere getirir. Her sohbetten sonra biraz daha Müslümanlaşır.
1993 yılı Ramazanı'ndan bir hafta önce, "Artık kendimi Müslüman hissediyorum" der. Böylece ilk abdest ve namaz tatbikatını yapar, sünnet olur, Ramazan'la birlikte oruca baslar.
Ramazan ortalarında hanımı eşinin gecenin bir vaktinde kalkıp mutfakta bir şeyler atıştırdığını örüp sebebini sorduğunda anlar kutlu gerçeği... Bunun üzerine Liz Hanım da henüz Müslüman olmamasına rağmen kocasıyla birlikte ve büyük hazla oruç tutmaya başlar.
Arkasından toplu iftarların tadına varırlar. Ve unutulmaz ilk teravihi Süleymaniye'de kılar. İşte o günlerden birinde adını da değiştirir. Müslüman oluşunu eserlerinin feyziyle başardığı Zat’ın adını alır. Adı, Said olur. Ancak tevhid hakikatinin en parlak kahramanlarının başında gelen Hz. İbrahim’e olan sevgisiyle adını ikiler: Said İbrahim olur.
İslâm'ı seçmesinin entelektüel bir merak ve arayışın sonucu olduğunu kabul etmekle birlikte, ''Asıl sebep, Allah'ın lütfudur, ihsanıdır" diyor.
"Adeta İslâm’a çekildim ve hidayete ulaştırıldım. Nihaî karar kalpte verildi, çünkü imanın yeri orasıdır.
Allah'a, âhirete, kadere, ilahî adalete zaten eskiden beri inanıyordum. Bu mevzularda temel fikirlerimi değiştirme ihtiyacı duymadım. Allahu Tealâ'nın birliğini, Resulullah'ın peygamberliğini ve Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'ın kelâmı oluşunu kabul ve tasdik eltim. Birçok Batılı'ya göre, İslâm'ın siyasî imajı çok kütüdür. O kadar ki, İslâm'ın hak din olduğunu asla tasavvur edemezler. Ben yıllarca İslâm ülkelerinin politikalarını araştırdım. Batı medyasının çoğunluklu olumsuz yayınlarınıdüşündüm, tahlil ettim. 2 önemli sonuca vardım:
1- Birçok Müslüman ülke, İslami prensiplere göre yönetilmemektedir. Dolayısıyla İslâm bu ülkelerin politikalarından mesul tutulamaz.
2- Batı tarih boyunca uyguladığı politikalarla İslâm ülkelerine göre daha çok ayıplanmaya müstahak işler yapmıştır.
Kültürel birikimimde elbette Batılı birçok yazar ve düşünürün eserleri vardır. Ancak bana en çok tesir eden zat, Bediüzzaman olmuştur. Onun yardımı olmaksızın sırat-ı müstakimi bulabilmeyi tahayyül edemem.
Tesettürün, kadının erkeğe boyun eğmesini ifade ettiğini zannedenler yanılmaktadırlar. Bu meselenin birçok zeki ve ciddî kadın için büyük engel olmasına şaşıp üzülüyorum. Gerçi bu cihandaki hayatımız bir imtihandır.
Bugünkü Batı medeniyetinin birçok problemi vardır. Ailenin çöküşü, ahlâkın erimesi, uyuşturucu madde tüketimi, yükselen ırkçılık, işsizlik... Ayrıca hedefsiz yaşayanların, hedonistlerin durumu ki sadece bugünkü zevk ve lezzet için yaşıyorlar. Kısacası gerçek mutluluk ve huzur yok Batı'da.
Amerika'nın durumu daha karışıktır. Avrupa'da bulunan bütün hastalıklara ilâveten, orada
maddecilik daha ciddî problem... Bazı kesimler para, iktidar ve nüfuzu putlaştırıyorlar. Amerika bütün maddî zenginliğine rağmen çok sert ve acımasız bir cemiyettir.
Bütün bu gerçeklerin yanısıra başka gerçekler de var. Amerika'da Hıristiyan kiliseleri, Musevîlik, Mormonluk. Bahaîlik, kısmen İslâm da var... Hem de bunlar Avrupa'ya göre daha canlı ve diri durumdadırlar.
Batı'yı körü körüne taklit etmek ve topyekün Batıcılık yerine, onların faydalı yanlarını iyice inceleyip bünyemize adapte etmek gerekir. Japonya bu sürecin güzel misali olmuştur. Yerli ahlâk ve maneviyattan taviz vermeksizin, Batı'dan faydalı birçok şey almışlardır.
Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki temel inanış farkı, Efendimiz'in peygamberliğiyle, Kur'ân-ı Kerîm'in Kelâmullah oluşunu tasdik meselesidir. Çok önemli bir mesele de, Allah'la vasıtasız bir münasebet getiren İslâm’a karşı, Hıristiyanlığın ruhban sınıfını kabulü, araya imtiyazlı bir özel sınıf koymasıdır.
Bir başka husus da, Kilise'nin dini hususî ve mahrem bir konu gibi görmesidir. Evde, aile içinde ve pazar günlerinde din gerçekliğini koruyor. Fakat iş dünyasında, meslekte, siyasette, hayatın önemli seçimlerinde dinin etkisi farkedilemez hale gelmiştir. Modern laik kavramını aynı başlık altında tasnif edebiliriz."
Said İbrahim, 1996'da İstanbul’da yapılan Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu'nda, Türkçe bir tebliğ sunmuş ve artık hayatının İslâm'a hizmetle geçeceğini açıklamıştır.