|
Yazının devamını göster
İstanbul'da yaşayanların yarısı, Fatih Sultan Mehmed'in cami ve türbesini ziyaret etmemiş! Yaz tatilini yaz eğitimine dönüştürelim!
Yaz mevsimi, özellikle öğrenciler için tatil demektir. Diğer çalışanların da izin ve dinlenme zamanı... Peki, tatil, izin günleri ve dinlenme ne anlama geliyor? Bu günlerin ne mânâ ifade ettiğini doğru anlıyor muyuz? Genellikle tatil, işe son verme, çalışmama ve istirahat etme diye tercüme ediliyor. Doğrudur. Tatil, yapılan rutin işe son vermektir; hiçbir şey yapmamak değildir. Ölü gibi hissiz, hareketsiz ve miskin durmak anlamına gelmemelidir. Tatil, sürekli yapılan işin değiştirilmesidir, Usanılan ya da artık verimli olunmayan işe ara vermektir. Ancak yorgunluğu atmanın ve dinlenmenin yolu durmak ve çalışmamak değildir. Çalışmanın konusunu ve şeklini değiştirmektir. Süreli ve sonlu olan ömür sermayesi, öyle hiçbir şey yapılmayan tatillerin rehavetine, tembelliğine, miskinliğine harcanacak kadar kıymetsiz değildir. Bu kıymetli hazinemiz, bize tahsis edilmiş olan hayat süresidir. Bu bakımdan hayatımızı boş geçirmeye asla hakkımız yoktur. Bazıları yaz tatilinde buna hakları olduğunu sanırlar. Halbuki yaz mevsimi de, o mevsimdeki tatil de ömrümüzdendir ve çok kıymetlidir. Üstelik nasıl geçirdiğimizden hesap sorulacak bir İlahî armağandır. Öyleyse tatilde ne yapmalı? Tatili nasıl yapmalı? "Akıl için yol birdir" kaidesinin sonucu olarak artık Batılı insan, tatilin boş geçirilecek zaman dilimi olmadığını keşfetmiştir. Özellikle yaz tatilini kışın mesai anında okuyamadığı kitaplara tahsis ediyor, gerek işi, gerek hobileri, merakları ya da sağlığı konusunda bilgilenmeye çalışıyor. Tatile doğru en önem verilen hazırlıkların başında, okunacak kitapların seçilmesi geliyor. Bazen bütün aile fertleri ayrı ayrı veya topluca seçiyorlar okuyacakları eserleri... Trende, vapurda, otobüste, uçakta başlıyor okuma saatleri... Sahilde güneşlenirken, piknikte dinlenirken, kır kahvesinde çay içerken, çantalarındaki kitabı açacak fırsatları kolluyorlar. Eğer yurt dışına çıkacaklarsa, gidecekleri ülkenin dilini, tarihini, kültürünü, dinini inceliyorlar. Birkaç kelime de olsa, konuşmak, hiç olmazsa o ülke insanlarını kendi dillerince selâmlamak nezaketini gösteriyorlar. Gezecekleri müzeleri, görecekleri mimarî eserleri anlatan eserleri bulup okuyor ve hazırlıklı geliyorlar. Yani mümkün mertebe gezdikleri yerden birşeyler alıp götürmeye bakıyorlar. Turistik geziyi bir kültürel çalışmaya dönüştürmek istiyorlar. Böyle bir Avrupalı hayretle anlatmıştı: “Ben sizin vatandaşlarınızı önce anlayamadım. Sonra da anladım ve bu anlayış ülkenizin geri kalmışlığını bana açıklamış oldu. Dünyanın ilk üniversitesinin kurulduğu Harran'a gitmek istemiştim. Önce İstanbul’dan tanıdığım bazı ilim adamı dostlarım bunun gereksizliğini bana anlatmaya çalıştılar. İkna edemeyince de bu seyahatin tehlikelerinden, güvenliğin tam sağlanamayacağından sözettiler. Ancak konuşmamız sırasında hayretle öğrendim ki, hiçbiri o güne kadar Harran'a gitmemiş hatta böyle birşeyi düşünmemişti bile.. Tabiî bana refakat etmeyi hiçbiri kabullenmedi. Harran'a gitme kararım yüzünden bana acıyarak batkılarını bile hissettim. Bana artık Harran'da keçilerin, koyunların otladığını, birkaç yıkıntı dışında hiçbirşey bulamayacağımı söyleyenler vardı. Daha ilginç ve turistik (!) mekânlar tavsiye edenler de çıktı. Hatta yıllardır Harran' a çok yakın illerde üniversite hocalığı yapan birçok kişinin, bu harika hatırayı merak etmediklerini, görme ihtiyacı duymadıklarını öğrendim… Bu tür insanları tanımak, bana Harran’ı görmekten daha çarpıcı geldi. Tabiî bu Avrupalı dostumuz, İstanbul sınırları içinde oturanların %35'inin henüz Sultanahmed Camii'ni görmediğim bilmiyordu. İstanbul'da yaşayanların %45'i, daha Fatih Sultan Mehmed'in camiini ve türbesini ziyaret etmiş değildir. Geçenlerde unlu bir yazarımız, hayatında ilk defa Edirne'ye gittiğini ve Mimar Sinan’ın n muhteşem eseri olan Selimiye Camii'ni görmekten dolayı fevkalâde heyecanlandığını yazıyordu. Bu değerli yazarımız yıllardır İstanbul'da yaşıyor ve derin bir tarih ve sanat saygısı taşıyordu... Yüksekokul mezunu tanıdıklarım arasında yaptığım bir araştırmaya göre İstanbul’un ortasını, Topkapı semtini, kendi adıyla anılan mahallesi, camii, türbesi ve mezarlığıyla şereflendiren Merkez Efendi, toplumun büyük bir bölümü tarafından tanınmıyor. 30 yıldır Merkez Efendi Camii'nin minaresini gören E-5’ten günde iki defa gelip giden ilahiyatçı dostum, gördüğü minarenin neye ait olduğunu hiç merak etmemişti. Yaz tatilinde, bulunduğu mahalli terkedemeyecek olanların da çevrelerini tanımaları, içinde yaşadıkları şehri keşfe çalışmaları zevkli bir meşgale olacaktır. Hele İstanbul, Bursa. Edirne. Erzurum gibi yerlerde yaşayanların hiç sıkılmayacaklarını sanıyorum. Yaz tatili sadece kitap okumanın, gezmenin, görmenin, araştırıp yeni kültürleri öğrenmenin zamanı değildir. Aynı zamanda tabiat kitabını okumanın, daha önce farketmediğimiz özelliklerini, inceliklerini ve sanat harikalarını keşfetmenin, farketmenin de zamanıdır. Gençlerin eğitiminde en önemli ve en etkili olan yöntemler söyle sıralanıyor: 1) Gerçek durumlar: Bizzat yaşanmış ya da gözlenmiş olaylar. 2) Modeller: Olumlu fikir, inanç ve dünya görüşünü yaşayan insanların örnek hayatları. 3) Gösteriler. 4) Geziler. Gençleri en az etkileyen şeyse, "sözel semboller" dir. Yani yaşanmışlık, yaşayan birinin örnek olması, gösteriler ve geziler yanında sözün tesiri çok azdır. Kaba tabiriyle gençlerin kuru söze, sözlü nasihatlara karınları toktur. Demek oluyor ki, değişik gerçek durumlar, hayatın içinden yaşanmış olaylar çok önemli... Çok gezen, bu türlü ilginçlikleri daha fazla müşahede eder. Tatilde örnek insanların, model olmuş güzel gönüllü büyüklerin de ziyaretlerine gidilmelidir. Onlar uzun yıllara dayalı birikimleriyle, damıtılmış tecrübelerin kazandırdığı bilgelikle, okunacak cilt cilt kitaplar gibidirler. Amerika'yı yeniden keşfetmek gerekmiyor. Yaşanmış hayatların; güzel, doğru, temiz bir geçmişe imza atmışların bizlere söyleyeceği çok şeyleri vardır. Asıl akıllılar, başkalarının tecrübesinden faydalananlardır. Yeniden ve bir daha herşeyi denemek ve el yordamıyla bulmak zorunda değiliz. Tatili, herkesin gittiği, kalabalık mekânlarda geçirmek yerine, henüz çok az kişi tarafından bilinen yurt köşelerinde geçirmek daha ilginçtir. Türkiye'miz bu açıdan hâlâ çok bakir ve zengindir. Meselâ Karadeniz sahilleri ve özellikle yaylaları, hem tabiat, hem tarih hazinelerini barındıran harika mekânlardır. Gençlerin bitkiler, hayvanlar, değişik kültürler, deyimler, atasözleri, yemekler, mahallî tarih üzerine incelemeler yapmaları ve böylece tatilden dönerken kafalarında ve kalplerinde paylaşacak güzelliklerle dönmeleri ne güzel olur... Tatili herkes kendisi işin bir spor faaliyeti haline getirmelidir. Kısacası, tatil keseyi boşaltmanın değil, kafayı ve kalbi bir yılın birikintilerinden, tortularından, dertlerinden boşaltmanın zamanıdır. Kafaca, gönülce dinlenmiş; maddeten ve manen yenilenmiş olarak yeniden şevkle işine dönmenin vesilesidir tatil... Yoksa müzik gürültüleriyle, kalabalıkların ve trafik karmaşasının içinde beton yığınlarına gömülmüş olarak birkaç hafta geçirmek değildir. Gürbüz Azak Bey 'in dediği gibi "Asıl tatil, elektriğin ve koka kolanın bulunmadığı i yerde yapılır" demeyelim ama gittiğimiz yere yaşadığımız şehri de taşımayanın... Bozulmamış bir tabiat içinde havası, suyu temiz, eksoz gazından uzak yürüyebileceğimiz, suyunda yüzebileceğimiz, dağına tırmanabileceğimiz bir yer seçelim. Orada hem kitabımızı, hem kendimizi, hem eşimizi, hem çocuğumuzu, hem de tabiatı okuyalım. Tek Allah'ın bu mükemmel eserlerini bütünleştirelim ve böylece yalnızlık duygusundan, stresten, endişeden arınalım. Böyle bir imkânı yakaladığımız için de hepsini varedene bol bol şükredelim. Evet sevgili okuyucularım! Yaz tatili, aslında yaz eğitimidir. Bazen birkaç haftalık dolu geçmiş tatil, gençler için sekiz aylık okul döneminden daha öğretici ve eğitici de olabilir. Boşuna mı Avrupa'da gençleri yılda birkaç kez sınıf gezilerine götürüyorlar; yurt içi yurt dışı seyahat ettiriyorlar?
|