|
Yazının devamını göster
Dünyada ve Türkiye'de neler oluyor? Katolik İspanya’da önümüzdeki öğrenim döneminden itibaren okullarda İslam dersi verilmesi karara bağlandı. İspanyol Müslüman Dini Kuruluşlar Federasyonu’yla ilgili bakanlıklar arasında yapılan görüşmelerde anlaşma sağlandı. Bu anlaşma uyarınca isteyen öğrencilere okullarda İslâmiyet konusunda aydınlatıcı bilgiler ve eğitim verilecektir. Karar İspanya'nın 1980'de kabul elliği din özgürlüğü kanununa dayandırılıyor. Bu kanuna göre İspanya devleti her dinin serbestçe yaşanmasını, öğrenilmesini, ibadetlerini, ayinlerini yapabilmesini kabul etmekteydi. 2 milyondan fazla Müslüman’ın yaşadığı Almanya’da da okullara İslam dini dersi konulması için çok çeşitli çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmaların tarihi en az 20 yıl gerilere gidiyor. Ancak bugüne kadar Alman hükümeti bu konuda ciddi ve olumlu bir adım atmış değildir. Tam tersine çeşitli bahanelerle oradaki Müslüman öğrencilere okullarda İslâm dini dersi verilmesini engelledi. Üstelik aynı hakkı Almanya'da yaşayan Yahudilere vermişken Müslümanlara vermemek suretiyle ilginç bir çifte standardı da hayata geçirmiş oluyordu. Ancak bu ayıbı Berlin Yüksek İdare Mahkemesi başkanı hakim Peter Von Feldmann ortadan kaldırdı. Verdiği kararla Berlin’deki Müslüman öğrencilere okullarda İslam dini dersi verilmesini, değiştirilemeyecek bir kararla hükme bağladı. 1999–2000 öğrenim yılından itibaren Berlin'de de İslam dini dersi okullarda verilmeye başlanacaktır. Bu konuyu 18 yıldır araştıran, takip eden, sonunda da bu başarıya ulaşan İslam Federasyonu’nu tebrik ediyoruz.
JAPONLAR TÜKENİYOR MU?
Japon hükümeti yapılan araştırmalara dayanarak ülkede nüfus artışı olmadığı için Japonlar' ın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu açıkladı. Bu araştırmalarla ortaya çok ilginç bir sonuç çıktı: 3000 yılına gelindiğinde dünyada sadece 500 Japon kalacak. Bu tarihten 500 sene sonra da yeryüzünde sadece bir tek Japon bulunabilecek... Bu sebeple aileye ve nüfus artış hızına dikkat çekiliyor. *** Aslında diğer Batılı ülkelerde de durum Japonlar' ınkinden fazla farklı görünmüyor. Özellikle Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde doğurganlık çok düşündürücü boyutlara gerilemiştir. Hükümetlerin doğum yardımı, çocuk parası gibi adlarla verdikleri hatırı sayılır destekler dahi insanları bu konuda harekete geçiremiyor. Dünyada doğurganlık oranı en düşük ülke İspanya'dır. Bu ülkede her kadına 1-1.5 bebek düşmektedir. Bazı bölgelerde bu rakam daha küçülüyor, her kadına bir bebek bile düşmüyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2050 yılında Rusya 25 milyon, Japonya 21 milyon, İtalya 16 milyon, Almanya ve İspanya'ysa 9'ar milyon azalmış olacaktır. En hızlı azalma Estonya' da meydana gelecektir. Estonya, 2050 yılında nüfusunun "üçte birini kaybetmiş olacaktır. Bu hesaba göre Avrupa, 2060 yılında nüfusunun %24'ünü yitirecektir. Nüfus azalmasının altındaki en önemli sebep, insanların giderek daha küçük aile kurmak istemeleridir. Hatta her geçen yıl biraz daha aileden kaçmalarıdır. Artık bencilleşen insan sadece kendisini düşünüyor, yalnız kendi rahatı için yaşamak istiyor. Eşi ve çocukları için bile yorulmayı ve harcamayı istemiyor. Köpek beslemeyi çocuk yetiştirmeye tercih ediyor.
BELÇİKALI EKİPLER PSİKOLOJİK TEDAVİ GÖRÜYOR!
Ülkemizdeki deprem bölgelerine gelerek kurtarma çalışmalarına katılan gruplar arasında Belçikalılar da vardı. Belçikalı uzmanlar, ülkelerine döndükten sonra büyük şoklar yaşadıklarını söylediler. Türkiye’de bugüne kadar görmedikleri manzaralara şahit olduklarını, insanlığın büyük bir felaket yaşadığını belirttiler. Arama- kurtarma ekiplerinin uzmanları, gecikmeler ve koordinasyon eksikliği sebebiyle fazla yararlı olamadıklarını, ölü sayısının da açıklanan resmî rakamların en az üç misli olacağını açıkladılar. Belçikalıların hayret ettikleri ve hayranlık duydukları bir husus da Türk halkının metaneti ve kibarlığı… O felâket şartları içerisinde şahit oldukları bu hususiyetin bir örneğini şöyle ifade ediyorlar: ''Bazı insanlara, anne, baba veya çocuklarının cesetlerini bulup verdiğimiz zaman bile bize teşekkür ettiler..." * * * Belçikalı arama-kurtarma ekibi ülkelerine döndükten sonra psikolojik tedaviye alındı. Yaşadıkları inanılmaz olayların şokundan ancak bu şekilde çıkabilecekleri düşünüldü. Bu haber bize depremzede vatandaşlarımızı bir daha düşündürttü. Onlar bu felâketi seyreden değil, yaşayan kişilerdir. Onların içine girdiği şokun ve depresyonun boyutları nedir? Bu etkiden onları kurtarmak için hangi çalışmalar yapılmaktadır. Tabiî, bilhassa da çocukları... Bizim insanımızı felâkete daha dayanıklı kılan tevekkül ve teslimiyet içinde tutan inancın farkında mıyız? Her zaman lâzım olan bu inancı takviye için ne gibi çabalar ve çalışmalar var? Bakalım, görelim (mi?)... * * * Halkımızın inancından kaynaklanan insanlığını sadece Belçikalılar değil, diğer yabancılar da ifade etmekten kendilerini alamıyorlar. Meselâ, Avusturya Ordusu Deprem ve Felâket Kurtarma Birliği yöneticileri şöyle konuşuyorlar: "Burada bizi en çok etkileyen, Türklerin insanlığı... O şartlar altında bile bizlere kendi yiyeceklerini, sularını sunuyorlar. Türk insanının sıcakkanlılığı bizi çok etkiledi." O müthiş felâket sırasında bile yedi kat yabancılardan esirgenmeyen misafirperverlik duygusu... Bu güzelliğin, bu insani inceliğin kaynağı nedir? 7.4 şiddetindeki (Daha sonra 7.2!) bir depremin bile sarsamadığı bu dayanıklı güzelliğin temelinde ne vardır? Uygar dediğimiz toplumların insanlarını bile hayran bırakan bu özellikleri sağlayan ve insanımızda devam ettiren ayrıcalık nedir? Bunun farkına varmayan ve altındaki inancı bir türlü anlamak istemeyenleri nasıl uyarmalı? Aslında gören gözler güzelliği hemen farkediyor ve takdirlerini ifade etmekten de geri kalmıyorlar. Japon Kurtarma Birliği, İsrail Ordu Kurtarma Birliği. Fransız Cesi Araştırma Birliği, İngiliz Araştırma- Kurtarma Birliği üyeleri de hep aynı görüşü paylaşıyorlar: "Bulun dünyayı gezdik. Türkler gibisine rastlamadık!" İyi de, neden böyle? Hâlâ düşünmeyelim mi? Hâlâ bu güzelliğin temelini oluşturan inancı korumaya, güçlendirmeye çalışmayalım mı? Ne dersiniz?
HAPİSHANEDEN YÜKSELEN İNSANLIK
Ağustos ve kasım ortalarında yaşadığımız deprem felâketi, yüreklerin derinliklerinde gizlenmiş bir çok güzellikleri de ortaya çıkardı... Üzerine vazife olmayan insanlar hemen harekele geçtiler, ellerinden geleni yaptılar. Bütün dünyayı hayran bırakan insanlık örnekleri sergilendi. Etkisiz yetkililerin yapamadıklarını yaptılar, resmî makamların bıraktıkları açıklıkları kapattılar. Hapishanede bulunan kardeşlerimiz bile bu insanlık yarışında geri kalmak islemediler. Bu çabanın duygulandırıcı bir örneğini, Çanakkale Hapishanesi 'ndeki mahkûmların: Kamil Aktan, Tevfik Özkanlı, Mustafa Özdemir ve Ali İmcuk' un yazdıklarından öğreniyoruz: "Büyük üzüntü içindeyiz. Sellerde, toprak kaymalarında, kazalarda, depremlerde ölen hep bizleriz. Birbirimize sahip çıkmak zorundayız. Biz de yaraların sarılmasına destek amacıyla kan verdik. İçinde bulunduğumuz şartlarda verebileceğimiz sadece kanımızdı. Keşke daha fazlasını yapabilseydik…”
AİLE YAPIMIZ DİNAMİTLENİYOR!
Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezi, basın ahlâkına riayet edilmesini, aksi halde aile yapımızın olumsuz yönde etkileneceğini ve büyük yaralar alacağını açıklayan bir rapor yayınladı. Böyle bir ortamın devlet ve millet hayatı için açık bir tehdit olduğu ifade edildi. Herşeyimiz olan ailenin parçalanmasını kolaylaştıran sebeplerin başında fuhşu, eşcinselliği, zararlı alışkanlıkları teşvik eden, aile geçimsizliklerini ve boşanmaları konu edinen yayınların geldiğini açıklayan rapor şöyle devam ediyor: "Gençleri evlilikten soğutmak için sürekli evlilik dışı yaşamı ve aile geçimsizliklerini konu alan filmler yapılıyor. Boşanmalar gündemde tutuluyor. Sanat, eğlence, yarışma, macera adı altında erotizmi ve fuhşu işleyen yayınlar yapılıyor.Bütün bunların temel hedefi, aile varlığımızı yıkmaktır." * * * Ayrıca Korunmaya Muhtaç Çocukları Koruma Kanunu da eleştirilerek şöyle deniliyor: "Bu kanun kapsamında, çocukların 18 yaşına kadar korunduktan sonra korunmasız bırakılmaları eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu sebeple söz konusu kanunun devamı olarak Korunmaya Muhtaç Gençleri Koruma Kanunu'na ihtiyaç vardır. Bu kanunun kapsamında gençler 25 yaşına kadar korunmalı, eğitime devam edenlerin her türlü masrafları karşılanmalı ve eğitime devam etmeyenlere de iş imkânı tanınmalıdır." * * * Tabii bu konuya çok önemli olduğunu sandığımız bir noktayı da eklemek lâzım: Gençleri sadece maddî yönden korumak ve kollamak ne kadar gerekiyorsa, onların gönüllerine asıl bekçiyi her trülü kötülüğe karşı sigortayı, yani inancı, ahlâkı ve fazileti yerleştirmeliyiz. Yani korumayı içselleştirmeliyiz. Yoksa yüreklere sinmemiş iyilik duyguları devam etmez ve hiçbir dış koruma da onları devam ettiremez. Sahi, devlete emanet edilmiş gençliğimizin yürekleri neyle dolduruluyor, hangi inanç ve ahlakla donatılıyor?
GENÇLERİMİZ HIRİSTİYANLAŞTIRILIYOR!
Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere büyük şehirlerimizde Hıristiyanlık propagandası had safhaya ulaşmıştır. Bu yoğun propagandalar artık önemli neticeler de almakta, kendilerine Hıristiyan Türkler adını veren bir cemaat meydana gelmektedir. Bu yoğun Hıristiyanlaştırma çabası teknolojinin bütün imkânlarından yararlanmakla, gazete ilânlarından kitaba, dergi ve, kaset ve konferanslardan CD, internet ve radyoya kadar her yolu denemektedir. Bütün bu imkânları isteyene bedava olarak sunan çalışmalar sadece Türkiye’de değil başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa'da ve Orta Asya'da olanca hızıyla devam etmektedir. Hıristiyan misyonerlerinin bu başarısı anlattıklarının isabetli oluşundan değil. Müslümanların gafletinden kaynaklanmaktadır. Zira ülkemizde ne yazık ki ciddi ve etkili bir din eğitimi verilmemekte; tam tersine dinin tesirini kırıcı her çeşit akım, görüş ve uygulama sonuna kadar serbest bırakılmaktadır. Bu yanlış tavır da iki büyük sebebe dayanmaktadır: 1) Dinin tam anlaşılmaması… İslamiyet’in kendine has özelliklerinin bilinmemesi… Bu sebeplerle de İslâm'la terörün, kinin bağdaşabileceğini sanma… Oysa İslam, Rahman ve Rahim olan Allah’ın dinidir. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hz. Muhammed’in (SAV) tatbikatıyla sevgi dini olduğunu göstermiştir. 2) Laikliğin yanlış ve eksik anlaşılması… Laikliği din ve vicdan hürriyeti manasında anlayacakken, tam tersine dine ve vicdana baskı şeklinde yorumlamak… Bu yanlış ve tehlikeli yorum sebebiyle de en masum dini tezahürlere bile tahammül edememek… Bu yanlış anlamaların bir de çifte standardı oluşmaktadır. İslam’ın en masum tezahürlerine tahammül edemeyen zihniyet, diğer din ve inanışların en anlamsız, en saçma ve temelsiz görüntülerini bile büyük bir sempatiyle karşılamaktadır. Bütün bu yanlışlıkları artık iyiden iyiye fark eden, hatta uygulamaya yansıyan taraflarıyla derinden yararlanan insanlarımızla devletimiz arasındaki mesafe günden güne açılmaktadır. Bu durum geleceğimiz açısından en büyük tehlikedir. Şimdi hemen harekete geçmeli, insanımızla devletimizi barıştıracak zihniyet değişimini gerçekleştirmeliyiz. Önce çifte standartsız sağlam bir laiklik tarifi yapılmalı, devletin dine karşı tavrını da bu tarif sınırlandırmalıdır. İslam’ın insanlık demek olduğunu da bir an önce anlamanın hayati zarureti vardır. Eğer bu boşluklar doldurulursa, ne Hıristiyan propagandası etkili olur, ne de inançsızlık özendirmesi… İnsan inançsız olamıyor. Bizim insanımız da bin yıldır temsilcisi olduğu İslam’dan uzak kalamıyor. Uzaklaşırsa ruhi dengelerini yitiriyor. Bu sebeple hem normal bir insan olabilmeleri, hem milli ve manevi değerlerine sahip kalabilmeleri için doğru İslamiyet’e ihtiyaçları vardır. Ya doğru İslamiyet’le dosdoğru ve örnek insanlar haline gelecekler, ya da her çeşit batıl etkiye açık bir kaos ortamında yitip gideceklerdir. Son zamanlarda şeytana tapanların ortaya çıkması bir tesadüf müdür? Bu milletin mayası İslam’la yoğrulmuştur. İslam’sız Türk olmaz. Tarihi gerçekler gösteriyor ki, İslam’dan çıka Türkler, Türklük’ten de çıkmışlarıdır. Evet bir an önce kafaları düzeltelim de çocuklarımızı Hıristiyanlara, ateistlere ya da şeytana tapanlara kaptırmayalım.
GEÇLERİMİZ NEREYE ÇEKİLMEK İSTENİYOR?
Çok yanlış bir fobiyle gençleri dinden uzak tutmaya çalışanlar, her türlü din dışı yanlışlığı çağdaşlıktır, modadır diye hoş görüyorlar. Mesela kılık kıyafet yönetmeliğini, dini bir simgedir diye başörtüsüne uygulayanlar, mini eteğe, kot pantolona, aşırı makyaja karşı kullanmıyorlar. Bu da gösteriyor ki, mesele öğrencilerin kılık kıyafetler yönetmeliğine uymaları değil, başörtüsünden uzak durmalarıdır. Gençlerin iç dünyalarını boşaltmak ve onları iman zafiyetine uğratmak kimlerin işine yarayacaktır? Dine karşı inkârcı ve lakayt tavırlar, onları mutsuz, huysuz, dengesiz hale getirecektir. Bugünkü Avrupalı gençliğin yaşadığı alkolizmden uyuşturucuya ve cinsel sapkınlıklara kadar insana yanaşmayan ve narsa hepsi bizim geleceğimizi de karartacaktır. Zira karatma işi kolaydır. Nefis ve şeytan işbirliğiyle saptırmak ve eğlencenin, keyif vericilerin, çılgınlıkların kölesi yapmak ne fazla bilgiye, ne çok çabaya ihtiyaç duyar.
Bu düşünceler ışığında, üniversite gençlerine dağıtılan şu el ilanına bakınız: “Müze görmeye gitmiyoruz!... 5 gün, 4 gece çılgın eğlence… Sakın, bunun kafanızı dinleyebileceğiniz bir tatil olacağını düşünmeyin. Çünkü dünyanın en uçuk kentine gidiyoruz! Eğer bu kadar hareketi kaldıramayacaksanız… Stay away!...” Bu el ilanı (veya “yılanı”!) ile üniversiteli gençlerimiz, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tatilinden istifadeyle Hollanda’nın Amsterdam şehrine çağrılıyorlar. Ama ortaya kültür, fikir, bilgi, görgü için değil, çılgınca eğlenmek için davet ediliyorlar. Böyle bir ilan ne üniversitemizi, ne de basınımızı rahatsız ediyor. Ama iş çılgınca eğlenme değil de, ibadet etme, başını örtme, ya da sakal bırakma olursa kıyametler kopuyor… Yapılan iş, taşları bağlayıp köpekleri salıvermek esprisini hatırlatmıyor mu?
YÖK PAPAZ YETİŞTİRECEK
Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), Hıristiyanlık ve Musevilik üzerine araştırma yapmak ve bu dinlere mensup Türklere din bilgini yetiştirmek üzere harekete geçti. Bu konuda atılan ilk adım, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde önümüzdeki yıldan itibaren, Yüksek Dinler Kültür Bölümü açma kararıdır. İlahiyat Fakültesi bünyesinde kurulacak bu bölümde, özellikle Hıristiyan Türkler için papaz yetiştirileceği basına yansıyan haberler arasındadır. Aslında bu konu Heybeliada Ruhban Okulu vesilesiyle epey zamandır gündeme getiriliyordu. Başbakan Ecevit Amerikan ziyareti öncesinde, ABD dışişleri bakanıyla görüştüğü zamanda da bu konu gündemin önemli bir maddesi olarak ele alınmıştı. Nitekim aynı istek, Beyaz Saray’da da Ecevit’in önüne getirildi. ABD yönetimi Türkiye’de azımsanamayacak kadar Hıristiyan bulunduğunu, dolayısıyla bunların dini haklarının gözetilmesi gerektiğini belirtmiştir. Başbakan Ecevit’ten Hıristiyan cemaatine yardım konusunda istenen en önemli husus da, Heybeliada Ruhban Okulu’nun bir an önce öğretime açılması olmuştu. Ecevit ABD yönetimine verdiği sözde durarak, YÖK başkanlığına bir yazı gönderdi ve Yüksek Dinler Kültür Bölümü adı altında İstanbul Üniversitesi’nde bir bölüm açılmasını istedi. Böylece önümüzdeki yıldan itibaren İstanbul İlahiyat Fakültesi papaz da yetiştiren bir bölüme sahip olacaktır. İhtiyaç duyulduğu taktirde bu bölümde rahibe de yetiştirilecekmiş. Bu haberi öğrenir öğrenmez aklımıza ilk gelen şey, YÖK’ün asla taviz vermeden uyguladığı kılık kıyafet yönetmeliğidir. Acaba papaz adayları sakalsız, rahibeler de örtüsüz mü eğitilecekler? *** 1971 yılından beri kapalı tutulan Heybeliada Ruhban Okulu, geçmişi itibariyle epeyce sabıkalı bir okuldur. 1844 yılında Osmanlı’nın dillere destan hoşgörüsünden istifade edilerek kurulmuş bu okuldan yetişen papazların çoğu Batı’nın ve Yunanistan’ın bir ajanı gibi çalışmışlar, Osmanlı’yı yıkmak için silahlısı da dahil olmak üzere her türlü mücadeleyi vermişlerdir. Ortodoks Hıristiyanlara din adamı yetiştirmek maksadıyla açılan Heybeli Ruhban Mektebi adeta bir “İhtilalciler Ocağı” haline gelmişti. Dileriz ki, bu yeni teşebbüsün altında başka bir niyet ve maksat yoktur. Ayrıca dilerdik ki, ihaneti ortaya çıkarılan bir patrik önünde asıldığı için kapatılan Patrikhane kapısı da artık açılır ve intikam fikrinden vazgeçilir. Çünkü patriğin idamından sonra ona kapı kapatılmış ve bir Türk devlet adamı asılıp intikam alınmadan bu kapının açılmayacağı söylenmiştir. Bir iyi niyet gösterirken, karşılığında bir iyi niyeti görmeye hakkımız olmalı mıdır?
AVRUPA BİRLİĞİ'NDEN IRKÇI BİR YAKLAŞIM
Avrupa Birliği görüşü ve felsefesi itibariyle çok tartışıldı. Ancak birliğin önde gelenleri, dini ve ırkı görüşlerindeki fanatizmi, çoğu zaman açığa vurmaktan geri durmadılar. Zaman zaman Avrupa Birliği’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğunu, aralarında Müslüman Türkiye’yi görmek istemediklerini açıkladılar. Bazen de ırkçı bir üstünlük kompleksine kapıldılar. Bu hususun en son örneklerinden birini daha müşahede ettik. Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nun arka bölümüne bir Avrupa Birliği’nin tarihi anlatılırken, Türkiye’nin AB’de yeri olmadığının altı çiziliyor. Bu müze AB’nin para desteğiyle Belçika hükümeti tarafından yapılıyor. 2003’te tamamlanacak olan bu müze 1 milyar Belçika Frangı’na malolacaktır. Bu müzede gerçek Avrupa’nın tarifi yapılıyor. Bu Avrupa tarifinin içinde İslam’a, Asya’ya ve Bizans’a yer olmadığı bilhassa belirtiliyor. Yunanlılar’ı da Akdeniz’in güneydoğusunda yaşayan ve Avrupa’dan uzak bir toplum olarak anlatıyorlar. Avrupa Müzesi kronolojisi, esas Avrupa’nın Ortaçağ’da 9. yüzyılda, Hıristiyan kültürü çerçevesinde kurulduğunu ve 20. asra kadar bu şekilde geldiğini hatırlatıyor.
21. YÜZYILDA TÜRK GENÇLİĞİ
Konrad Adenauer Vakfı’nın araştırmasına göre, Türk gençliğinin %40’ı yurt dışında yaşamak istediğini belirtmiş… Bu gerçekten çok müthiş bir rakamdır. Geleceğimizin teminatı olması gereken gençlerimizi, acaba hangi sebepler böylesine vatanından soğutmuştur?
Düşünen kafaların yöneticilerinin ve gençlikle İlgili karar mekanizmalarının bu konuda çok ciddi düşünmeleri gerekir, Sosyologların bu sonucu yorumlamaları ve etkili, yetkili makamların dikkatlerini çekmeleri icap eder. Bu derece bezgin, toprağına soğuk, ülkesine kırgın, küskün ve geleceğinden ümitsiz gençler nasıl çıktı ortaya? Bu durum vatanını seven herkesi ürpertmesi ve tefekkür ettirmesi gereken bir sonuçtur. Aynı vakfın, Türk Demokrasi Vakfı’yla müşterek yaptığı, “21. Yüzyılda Türk Gençliğinin Gelecek Şansları” konulu seminerde, temel meseleler tespit edilmiş… Bu tespitlere göre gençliğimizin temel meseleleri işsizlik, eğitim ve kimlik arayışı olarak belirlenmiş… Edibe Sözen Hanımefendi’nin tespitine göre bu toplantı, Batılı ve Türk akademisyenlerin ve siyasilerin düşünme biçimlerindeki farklılığa da ışık tutmuştur: “Batılı araştırmacılar daha mikro düzeyde ve daha tanımlayıcı, açıklayıcı bilgilerle gençlik üzerinde yoğunlaşırken, bizim akademisyenlerimiz ve siyasilerimiz Eflatun’dan Atatürk’e uzanan yolda aşağı yukarı gençlikle ilişkilendirilebilecek fikirler öne sürdüler. İtiraf etmeliyim ki, bir metot farklılığı değil, bilimsel düşünmeyle hamaset arasındaki farklılıktı. Konrad Adeneuer Vakfı’nca hazırlanan “Türk Gençliği 98, Suskun Kitle Büyüteç Altında” adlı araştırmayı bir şekilde yorumlayan bu seminerin bence en önemli yönü, basın ve televizyonda görünmeyen bir gençliği ortaya çıkarmasında ilişkindi. Yani duyarlı, meseleleri bilen, yeniliklerden haberdar, problemlerini sıraya koyabilen, iletişim kurabilen ve esas önemlisi de eleştirebilen bir gençlik olmasıydı.”
LİSELİ GENÇLER NASIL YAŞIYOR, NE DÜŞÜNÜYOR?
Sabah gazetesinin 4 ayrı lisede 16-18 yaş grubundaki 3000 öğrenciye uyguladığı anketten çıkan sonuçlar oldukça ilginç ve önemli görünüyor. Yaşar Özay’ın yorumuna göre gençler, “ Mevcut sistemin işlemediğini düşünüyorlar. Ne adalete inanıyorlar, ne de politikacılara… Geleceklerini daha çok para kazanma üzerinde kuruyorlar. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmeden Avrupalı olmasını ve insan haklarına saygılı davranmasını istiyorlar. Türkiye’de ve dünyada barış olmasını diliyorlar. Gelecekte para kazanmaya kararlılar. Bugünüyse eğlenerek geçirmeye bakıyorlar. Stres atmak için öğretmenlerine isim takıp politikacılara komik benzetmeler yapıyorlar. En beğendikleri TV programları müzik ve eğlenceyle ilgili, gittikleri filmlerse komedi, macera ve bilim-kurgu…” Reklamlardan çok etkileniyorlar… Sanatçıların elbiselerine çok dikkat ediyorlar. Eğitim sistemimizin ezberciliğe dayandığına inanıyorlar. Gerçek tarihin öğretilmediğinden yakınıyorlar. Öğretmenlerimizin yeterli diyenlerin sayısıysa %5’i ancak buluyor. Büyük bir bölümünü okulunun fiziki yapısını öğretime uygun görmüyor. Gençlerin uyuşturucu kullanmasına en çok eğitimin ve ailenin yetersizliğinin sebep olduğunu ifade ediyorlar. Seçim sisteminin değişmesini istiyorlar. Düşünce özgürlüğü olmadan, ülkenin meselelerinin çözülemeyeceğine inanıyorlar. Bu anketin sonuçlarını değerlendiren Psikolog Dr. Mansur Beyazyürek, “gençlerin bugüne ve geleceğe bugüne ve geleceğe güvensizlik içinde baktıklarını, herşeyi kişisel çıkar felsefesi içinde düşündükleri” belirterek görüşlerini şu şekilde dile getiriyor: “Tek değer yarıları maddi çıkarlar… Bizde olduğu gibi, bu sıkıntıyı bütün dünya çekiyor. Etik değerlerin önemi kalmadı. Böyle olması toplumu anarşiye götürür. ‘Merhaba!’ diyen, ‘Ne götürürüm?’ düşüncesinde. Bunun sonucu ruhi bunalımdır. Yetkililer bütün olaylardan sorumlu davranır, halka güven verirlerse biz bu olumsuz tabloyu değiştirebiliriz. Yoksa sonuç kötü olur.” Bu ve benzeri uyarılar, eğitimde neyi değiştirecek, hangi olumlu adımlara yol açacaktır? Merakla bekliyoruz.
|