|
Yazının devamını göster
Her şehrin kendine mahsus özellik ve güzelliği vardır. Bugün Kahramanmaraş deyince de, akla ilk gelen, dondurma, kırmızı biber, yazar-şairdir... Rahmetli Necip Fazıl’a göre, bir de kahramanlık hatırlanmalıydı bu şehrin adıyla birlikte. Bu sebeple de, rahmetli, şehrin adına kahraman sıfatının eklenmesini lüzumsuz bulmuştu. Demişti ki, “Eğer Maraş’ın muhtevasında kahramanlık varsa ve adı anılınca akla geliyorsa, ayrıca kahraman demeye gerek yoktur. Eğer muhtevasında kahramanlık yoksa ve adı anılınca akla gelmiyorsa, kahraman demek gereksizdir.” Maraş, kahramanlığını, “Madalyalı tek şehir” olarak tescil ettirmiştir. Bu kahramanlığın sembolü de, Sütçü İmam olmuştur. Sütçü İmam, şimdi mezarının bulunduğu camiin önünde süt satan, kendi halinde, tertemiz gönüllü, sessiz sedasız yaşayan bir Maraşlıdır. Süt kadar temiz ve lekesiz gönlüyle, camide müezzinlik yapar, ihtiyaç hâsıl olduğunda imamet görevini ifa eder. Yani o zamanki çoğu Maraşlı gibi, namaz kılan ve kıldırabilen dindar bir Müslüman’dır. Ama bu sessiz, sakin ve kendi halindeki sevecen adam, iş, dine ve namusa geldi mi, tanınmazlaşır, arslanlaşır ve kükrer. İşgalci Fransız’ın, yerli Ermenilerle işbirliği halindeki kışkırtmalarına, utanmazlıklarına ve hakaretlerine canı iyiden iyiye sıkılmışken, bardağı taşıran damla, tam da dükkânının karşısında cereyan eder. Dükkânının karşısındaki Uzunoluk Hamamı’ndan çıkmakta olan, çarşaflı analarımıza (ki o dönemde çarşafsız anamız yoktur) saldıran Ermeni tahrikli Fransızları görünce, hemen silahına davranır ve bir Fransız askerini öldürür, ikisini de yaralar. Namusa uzanan el, böylece, hakettiği cevabı, hem de anladığı dilden almış olur. İşte bu kurşun, Maraş’ın kendini kurtaran şehir oluşuna giden yola aşkla, şevkle girmesinin başlangıcı olmuştur. Şimdi Maraş Üniversitesi, bu kutlu olayın hatırasına, SÜTÇÜ İMAM ÜNİVERSİTESİ adını taşımakta ve birgün adına layık, haysiyet, şahsiyet ve dirilişle, benzerleri arasında fark edilmeyi beklemektedir. Maraş, mütevekkil, sabırlı ve kanaatkârdır. Bu sebeble, hemen yanıbaşında bulunan Gaziantep’in ağır çekimi gibi durur. Orada koşuşturan, heyecanla işini kovalayan insanlar görürsünüz... Maraş’ın toplum hayatı ise, acelesiz, telaşsız ve sakindir. Maraş, Akdeniz Bölgesi’nin son şehridir. Narenciye hariç, Akdeniz Bölgesi’nin bütün bitkilerini yetiştiren bir iklimi vardır. Akdeniz Bölgesi’nin son şehri oluşu, onu biraz Doğu, biraz da Güneydoğu özellikleriyle donatmıştır. Bu sebeble, nev’i şahsına münhasır bir konum kazanmış ve üç bölgenin özeti olmuştur. Maraş, Hz. Ömer döneminde İslam’la tanışmıştır. İnanılmaz bir fetih ruhuyla dopdolu olan Sahabe-i Kiram eliyle fethedilmiştir. Onlardan biri şehrin kıblesindeki bir tepede şehit olarak yatmaktadır: Malik bin Eşter... Diğeri ise, Nurdağı ilçesinin yakınında, ovaya hâkim bir başka tepededir: Ukkaşe Hazretleri... Bu iki sahabenin isimlerini, yıllar yılı, Ökkeş ve Ejder olarak Maraşlı, bir vefa duygusuyla ve şerefle taşımıştır. Kahramanmaraş, Dulkadiroğulları Beyliği’nin merkezi olarak da tarihe geçmiştir. Osmanlı Sarayına gelinler vererek akrabalık kurmuştur. Dağlarında kekik biter, keklik öter... Ovasında can ekilse can biter. Şimdilerde sanayide gelişme kaydediyor. Özellikle de tekstilde, Türkiye’nin önde gelen şehirleri arasında bulunuyor. Kahramanmaraş, dört mevsimi tam yaşar. Ovasıyla yaylası arasındaki mesafe 15 dakikadır. Etrafı bağlık bahçeliktir. Ne yazık ki tarihi eserlerinden bugüne kalan pek az şey vardır. Onlardan biri ve belki de en önemlisi Ulu Camidir. Kurtuluş Savaşı’nın da sembol eseri olmuş bu eser, tarihi Maraş kalesinin hemen eteğindedir. Kale’deki Fransız Bayrağı’nı gören Rıdvan Hoca cemaate şöyle der: “Bugün size Cuma namazı kıldıramayacağım. Çünkü Cuma namazının bir şartı da hürriyettir. Oysaki tepemizde dalgalanan bayrak, bizim şu an hür olmadığımızı göstermektedir! Bu sebeble, namazdan önce bu bayrağın oradan indirilmesi gerekir!” Maraşlılar, dillerinde “Allah Allah” sedaları yankılana yankılana, bir anda, kendilerini kalenin burcunda bulmuşlar ve tabii ki gerekeni yapmışlar, Fransız bayrağını burçtan alıp hak ettiği yere indirmişler. Sonra da ayyıldızlı bayrağımızın gölgesinde, ruh huzuruyla Cuma namazını eda etmişler. Maraş’ın temsil ettiği ruh, budur. Bu ruh, aslında ülkemizin ortak rûhudur. Bu yüzden de, bütün şehirlerimizin Maraş’a derin bir muhabbeti vardır. Günümüzde Maraş’ın etrafı barajlarla çevrilidir. Ceyhan nehrine vurulan gemler, çevresinde, turkuaz renkli güzellikler oluşturmuştur. Maraş’ın yanıbaşındaki Süleymanlı’da, (eski adıyla Zeytun) Ermenilerin merkezini teşkil eden yerde kaplıcaları vardır. Zeytun Ermenileriyle Osmanlı arasında yaşananlar, belgelere göre araştırılsa, soykırım masalına en güzel cevap verilmiş olacaktır. Afşin ilçesinde bulunan Ashâb-ı Kehf, önemli bir ziyaret yeridir. Elbistan’ın içmeceleri, Göksun’un yaylaları, Andırın’ın tabiat harikası bakir güzellikleri hepimizce keşfedilmeyi bekliyor. Yepyeni bir Maraş oluşurken, eski şehir, olduğu gibi korunamadı. Tarih bir yana, daha dün denilecek kadar yakın zamanlara dâir hatıralar tahrip edildi. Yakın tarihimizde diktatörlüğünü yürütmüş olan tek partinin, eskiye topyekün düşmanlığı, Maraş’taki târihi dokuyu neredeyse tamamıyla ortadan kaldırmıştır. Tarihi Maraş Ulucamii’ni bile, minaresinin taşı fiyatına satılığa çıkarmaktan utanmayan belalı bir zihniyet hortlatılmıştı. Vakıf eserler, tekkeler, dergâhlar, camiler, hatta tarihi konaklar ve evler, bu zihniyetin kurbanı olmuş, Yahya Kemal’in deyimiyle, Maraş da “Kör kazmanın” acımasızlığından kurtulamamıştı. Maraş’ta tarih düşmanlığı bir ara mezarlıkta da görülmüş, mezar taşları, sökülmüş, utanılan bir geçmişten kurtulmak istercesine tahrip edilmişti. Bu yıkım ve tahribat, önemli bir irşat ehli olan Babamın büyük dedesinin mezarına yaklaştığında, oğlu olan Nakşi Şeyh’i Yusuf Vehbi Efendi’ye, bağlıları, büyük bir üzüntüyle gelmişler ve: - “Ne olacak şimdi? Ne yapacağız?” demişler... O da, “Biz tahribatçılarla karşı karşıya gelemeyiz. Zarar olur, fitne büyür. Büyüğümüz Allah dostu idi. Bakalım Cenâb-ı Hak ne takdir eder.” buyurmuş... Dualaşan duygularla yıkım, tam da o kısma geldiğinde durdurulmuş... Maddeten giden gitmiş... Ama hiç değilse şimdi, köklere bağlılığı sağlayacak tarih şuurunu yeniden diriltmek için, sadece Maraş’ta değil, bütün şehirlerimizde iç dünyadaki tahribatı önlemek gerekiyor. Geçmişi unutmadan, geleceğe sağlam yürümek ve hep kendisi olarak kalmak ancak böyle mümkün olacaktır sanırım. Geçmişi bilmek ama o zaman yaşanan duygusallıklardan kurtulmuş olarak geleceği kurmaya çalışmak gerekiyor. Çünkü ders alınan tarih, inşaallah bir daha üzücü yanlarıyla tekerrür etmeyecektir.
|