|
Yazının devamını göster
Hacı Sefer Efendi, Kur’an öğretimini en zor zamanlarda aşkla yapan Karadeniz’in ak gönüllü bir mücahidi… Binlerce benzeri gibi, bütün baskıya, ezaya, cezaya ve cefaya rağmen, mü’min yetiştirmede dur-durak bilmeyen bir kahraman… Tek Parti döneminin Allah demeyi yasakladığı, Kur’an’ları suç aleti sayıp topladığı, hoca sakalları kestiği, dini öğretim yapanları hapislere attığı, cezalandırdığı bir dönemde, Hacı Sefer Efendi’nin evine de baskın yapılır. Bir bodrumda gizli saklı Kur’an öğretirken, talebeleriyle birlikte suçüstü yakalanır. Kur’an öğretimi, o devirde çok büyük, müthiş ve ağır cezalık bir suçtu. Dolayısiyle, Hacı Sefer Efendi olmadık hakaretlere, itham ve iftiralara muhatap oldu. Dil yetmedi elle taciz edildi, aşağılandı, sevenlerinin gözü önünde haysiyet ve şerefi beş para edilmek istendi. Bütün bunlar da yetmedi. O mübarek insanı alıp götürürlerken, yolu kesen dereyi görünce, güya halkın güvenliğini sağlamakla görevli bu aşağılık adamlar, “Hadi bakalım, bizi sırtına bindirip buradan geçir” dediler. Hacı Sefer Efendi, “Evladım, görüyorsunuz ki ben kendimi zor taşıyorum, sizi nasıl sırtıma bindirip, bu dereden geçirebilirim” diye dertlendiyse de, kulak asmadılar. Ancak, etraftan gelip bu yürek burkan hadiseyi seyredenler dediler ki: “-Siz bu zatın sırtına biniyorsunuz ama, şehirde çok sevilen ve duası makbul olan bir insandır. Bedduasını alırsanız, iflah olmazsınız…” Bu uyarı üzerine uyanmışlar ve bedduasından, hem de şehir ahalisinin tepkisinden korkarak tavır değiştirmişler. “Efendim” demişler, “Yaptıklarımızdan dolayı özür dileriz. Herhalde biraz ileri gittik.” Bu özür üzerine, perişan haldeki Hacı Sefer Efendi, şu ibret dolu cevabı vermiş: “-Evladım, özür bana aittir. Çünkü ben ve benim gibi adamlar, bugüne kadar vazifemizi tam yapsaydık, Allah sizin gibi eşekleri bizim sırtımıza bindirmezdi.”
HACI ABDURRAHMAN GÜRSES
İlmin ve Kur’an’ın izzetini korumakta çok hassastı. Kur’an bülbülü idi. Allah’ın Kitabı’nı çok iyi okuyan ve okutan bir çok talebe yetiştirdi. Beyazıt Camii’nde yıllarca imamlık yaptı. Kur’an hafızı olmak ve imamlık yapmak, o dönemlerde fakir olmak manasına gelirdi. O insanlar daima ihtiyaç sahibi, hep başkalarına el açan, yoksul kimseler olarak bilinirdi. Ve gerçekten de öyleydiler. Abdurrahman Efendi, insanların bu anlayışını değiştirmek gayretinde olan bir mübarek insandı. Bu sebeple, zengin cami cemaatine fakirane yaşayışını göstermek istemezdi. Meselâ, evinden çıkar, camiye yakın bir yere kadar belediye otobüsüyle gelir, sonra da geriye kalan kısa mesafe için taksiye binerdi. Cemaat, onu cami kapısında taksiden inerken görür, dolayısıyla da, kese durumunun kendilerinden farksız olduğunu sanırlardı. Cemaatinden olan zengin bir adam, Hafız Abdurrahman Efendi ile birlikte hacca gitmek için çok ısrar etmiş. Sonunda Hocaefendi, bu adamın ısrarlarına dayanamayarak, “Peki” demiş ve beraber hacca gitmişler. Zengin arkadaşı, Abdurrahman Hoca’nın bütün hac masrafını ödemiş, ona hiç para harcatmamış… Nihayet dönüp İstanbul’a gelmişler. Fakat, Hoca Efendi’nin hac giderlerini ödeyen adam, her mecliste ona, “Hocam ne güzel hac yaptık değil mi?” diye soruyor, ancak cevabı da kendisi hemencecik veriyormuş: “-Hocamı rahat ettirmek için elimden geleni yaptım. Hocama güzel bir hac yaptırdım. Değil mi Hocam” diyor ve “Şöyle harcadım, böyle sarfettim” mealinde anlattıkça anlatıyormuş… Bu münasebetsiz hal tekarlandıkça, Hocaefendi çok rahatsız oluyor, varlıklı hac arkadaşı ise, tam tersine çok mutlu görünüyormuş… Nihayet bir gün Abdurrahman Efendi’nin sabrı taşmış. Bu münasebetsiz adamı susturmak ve minneti altında kalmamak için, hemen harekete geçmiş. Helal kazancıyla ancak geçinebilen Hocaefendi, ne pahasına olursa olsun, ilminin ve kutsal mesleğinin izzetini korumaya karar vermiş. İlk işi, hemen oturduğu evini satılığa çıkarmak olmuş. Uygun fiyat istediğinden dolayı, ev kısa zamanda satılmış. Bu paranın içinden, hac masraflarını almış ve kendisini hacca götüren adama gelmiş. “-Al şu parayı!” demiş… “-Hocam, hayırdır, ne parası bu?” diye sorunca da şöyle kükremiş: “-Hani, şu her toplulukta, benim için hacda harcadığını söylediğin para var ya… Bu para, o paradır. Al ve bir daha da beni hacca götürdüğünü hiçbir yerde söyleme!” İlmin haysiyetini ve hocalığın izzetini korumak için, evini satıp kiraya çıkmayı göze alan bu muhteşem Kur’an Bülbülü’nü rahmetle anarız.
KİLİSLİ ŞEYH EFENDİ
Kilis’te bir eski dergâh… Maddesiyle ayakta… Manası ise çoktan buharlaşmış… “Şu duvarların dili olsa da söylese, neler yaşandı bu irfan ocağında” diye düşünüyorum. Düşüncemi seslendirince, bize Kilis’te mihmandarlık yapan bir dost, şu harika hatırayı anlattı: “-Bu dergâhın son şeyhi, muhterem ve mübarek bir mürşit imiş… Bir gün müritleri, dergâhın duvarı dibinde kafa çeken sarhoşları şikâyet etmişler. Demişler ki: “-Bu ayyaş adamlar dergâhın duvarına dayanıp her akşam içiyorlar. Müsaade ederseniz, bu akşam bunları kovacağız. Eğer çekip gitmezlerse pataklayıp buradan atacağız.” Gerçek bir mürşit olan Şeyh Efendi, “Olmaz!” demiş. “Asla olmaz!” “-Niçin?” der gibi bakmışlar Şeyh Efendi’ye ve şu muhteşem cevabı almışlar: “-Evladım, ne kovması, ne uzaklaştırması! Benim elimden gelse, o insanları duvarın bu tarafına, yani içeriye alacağım… Bizim vazifemiz kaçırmak değil, çekmek, çağırmak… Kaybetmeye değil, kazanmaya memuruz biz…”
HATIRINA GELENDEN DE SORUMLU
Muhyiddin İbn Arabi anlatıyor: “Benim bir şeyhim vardı. Bu zat, gündüzki söz ve fiillerini bir kağıda yazardı. Gece oldu mu, o sayfayı önüne koyarak orada yazılı her iş, hareket ve sözden ötürü kendi nefsini hesaba çekerdi. Yani söz ve fiilleri istiğfarı gerektiriyorsa, af ve mağfiret istiyor; tövbeyi gerektiriyorsa, tövbe ediyor; hamd ve şükrü gerektiriyorsa, hamd ve şükürlerde bulunuyordu. Ben ise, şeyhimden fazla olarak, her gün hatırımdan geçenleri de kaydediyor, yazıyorum.” Ya biz? Bizler, bırakınız hatır ve hayalimize gelenleri, yapıp ettiklerimizi fark ediyor muyuz? Günahlarımızı dert ediyor muyuz? O dertle uykumuz kaçıyor mu? Tövbe ve istiğfar arzusu içimizde canlanıyor, gönlümüzden fışkıran pişmanlık duygusuyla gözümüzden yaşlar boşanıyor mu? Evet bizler, yaptıklarımıza hakkıyla tövbe edemezken, büyükler hatırlarına gelenler için bile, sorumluluk duyup tövbe ediyorlar. Biz ne kadar küçüğüz, onlar ne kadar büyük…
|