Gülistan’dan Açıklama: Okuyacağınız yazıda, muhterem yazarımız V. Vakkasoğlu, Bediüzzaman Hazretleri ile alakalı bir hatırayı anlatıyor. Basında ilk defa Gülistan’da yayınlanan bu hatıranın ilk kısmını, önceki sayımızda yayınlamıştık. Bu ilginç ve bir o kadar da ibretli hatıranın ikinci kısmını okuyacaksınız. Bu kısımda da en az önceki kadar önemli bir hadise anlatılmaktadır. İki olay, birbirini tamamlar mahiyettedir.)
(Hacı Cemal Öğüt -r.aleyh- Hocaefendi, oğlu Ali’nin ölümü üzerine fazlasıyla kederlenir ve artık Türkiye’de kalmak istemeyip Mısır’a gitmek ister. Arkadaşlarından kimse de onu kalmaya ikna edemez. Bir ara kızı Hikmet Hanımla birlikte Bediüzzaman Hazretlerini ziyarete giderler. Hazret onu ikna eder ve hizmetlerine Türkiye'de devam etmeye karar verir. İşte bu olayı Hikmet Hanım anlatmaya şöyle devam eder:)
“Babacığım, bu müjdeyi neye borçluyum. Nasıl oldu da verdiğiniz hicret kararından vazgeçtiniz?” diye sordum.
Babam, soruma şu cevabı verdi:
“Kızım, Bediüzzaman Hazretleri, kafama ve kalbime hitap ederek beni ikna etti. Büyüklerin sohbetinde bulunmak, insanın hüznünü giderir. Şimdi içim öyle bir hizmet aşkıyla doldu ki, oğlum Ali’yi bile unuttum. Artık onun mezarının bulunduğu bu şehirde gönül huzuruyla yaşayabilirim.”
“Babacığım, Bediüzzaman Hazretleri, sizi bu kesin kararınızdan nasıl vazgeçirdi, öğrenebilir miyim?”
(Hocaefendi, kızının bu sorusu üzerine Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözlerini nakletti):
“Cemal Efendi, kumandanlar, cepheyi terk etmez. Burası iman hizmetinin ateş hattıdır. Mutlaka burada bulunmanız lazımdır. Hatta değil Mısır’a; Mekke’ye, Medine’ye de çağırılsanız, gene burada kalmanız ve hizmet etmeniz lazımdır. Oğlun Ali maddeten öldü, fakat ruhen -inşallah- Cennette yaşayacak…
Amma milyonlarca Ali, ebedi azaba müstehak hale getiriliyor, ruhen öldürülmek isteniyor. Şimdi en mühim iş, onların imanlarına hizmet etmektir. Bu hizmetin de asıl ve en mühim yeri burasıdır. Çünkü, buradaki tahribat çok ağırdır. Bu memleket tamiratın da merkezi olacak, buranın intibahı, İslam aleminin de, insanlık aleminin de uyanışına yol açacaktır, inşallah.”
O an, “Keşke o mübarek insanın sadece dizlerini değil, ayaklarını da öpseydim.” Demekten kendimi alamadım.
Babam İstanbul’da kalmaya ve burada hizmetine devam etmeye karar verdi. Ancak, kardeşim Ali’nin acısını yüreğinin bir köşesinde hep taşıyordu. O günlerde şöyle düşündü:
Ben ki dini bilen, inancı sağlam bir insanım buna rağmen, evladımın acısı, beni böyle derinden sarstı, etkiledi. Acaba, bilgisi ve kadere teslimiyeti benim kadar olmayan iman ehli kişiler, bu gibi durumlarda neler hissediyorlar?
Bu düşüncelerle, bir kitap yayınlamaya karar verdi. Tercüme edip yayınlamayı düşündüğü bu kitabın adı, “Musibete Uğrayanlara Teselliler” idi.
Eserin tercümesini yarıya kadar bitirmişti. Tercümeyi, tamamlamak üzere kütüphanesine kapandığı günlerden birinde asla unutmadığım bir hadise cereyan etti.
Babamın odasından acayip sesler işittim. Koşup geldim. Oda kapısı aralıktı. Kendisi çalışma masasında oturmuş, gözleri açık olarak hareketsiz duruyor, ancak ayağıyla tahta zemine “Pat, pat!” ses çıkararak vuruyordu. Duyduğum ses bu idi.
“Buyurun babacığım, bir şey mi arzu ettiniz” dedim. Seslenmedi. Birkaç kere bu cümleyi tekrarladım, cevap alamadım.
O, gözlerini masaya dikmiş, hareketsiz duruyordu. Bu hali bir müddet değişmeyince, ben endişe içinde, bitişik komşumuz olan aile doktorumuza koştum.
Emekli bir askeri doktor olan komşumuz, aynı zamanda babamla dosttu. Tasavvufi derinliği olan, hal ehli bir kimseydi.
Hemen geldi, o da kapının dışından babamı bir süre seyretti. Sonra da bana, “Kızım, merak edecek bir durum yoktur. O bambaşka bir hal üzere… Eminim birazdan alemimize gelir.” diyerek gitti.
Ben, büyük bir merak içinde ve dualar ederek babamı seyrediyordum. Nihayet, ikindi ezanı okunmaya başladı. Daha ilk “Allahu Ekber”le birlikte, babam irkildi, silkindi ve kendine geldi. Beni çağırdı.
“Buyurun babacığım" diyerek yanına vardım. Büyük bir heyecan içinde bana;
“Kızım, misafiri yolcu ettin mi, geçirdin mi?” dedi. Onu şaşırtmamak ve içinde bulunduğu atmosferi bozmamak için, “Evet babacığım” diye cevap verdim.
Bu defa da; “Peki, aferin, elini de öptün mü?” dedi. Sesinden, bunu yapmış olmamı çok istediği belliydi. Yine üzmeyeyim diye, “Evet babacığım” cevabını verdim.
Bunun üzerine; “Aman ya Rabbi! Şükürler olsun. Ben maalesef öpemedim” dedi. Merakım son haddine gelmişti. “Babacığım, elini öptüğüm misafirin kim olduğunu bilemedim” dedim. Ben de baştan bilemedim evladım diyerek şu açıklamayı yaptı:
“Uzunca boylu, sakallı, nur gibi bir Zat… Birden kapımı “hart” diye açtı ve girdi:
- Bırak Ali’yi, beni yaz, beni! Dedi.
- Peki Efendim, baş üstüne… Amma Zat-ı Alinizi tanıyamadım, dedim.
- Halid, Halid… Ebâ Eyyûb… Dedi ve çıkıp gitti. Donup kaldım… Evladım, iyi ki, sen bari elini öpmüşsün…”
Hacı Cemal Öğüt Hocaefendi, bu hadise üzerine elindeki teselli kitabını bırakır ve yeni çalışmasına başlar. Çünkü, o kalbi ve kafası güzel insan, önce Bediüzzaman tarafından İstanbul'da kalmaya ve hizmet etmeye ikna edilmiştir.
Sonra da, bizzat İstanbu’un manevi sahibi ve hamisi tarafından kendisine bir hizmet verilmiştir.
Hocaefendi, Eyyub Sultan, (Hz. Halid Ebu el-Ensari) adlı güzel eserinin birinci cildini, iki yıl sonra, 1955’te, ikinci cildini de 1957’de yayınlanır.
Ancak, eserinin ortaya çıkmasının sebep olan sırrı yazmaz. Bu hususta sadece şu cümle vardır kitabında:
"Hazreti Mihmandar’ın, ayan beyan bir emir ve ilhamı ve hiç şüphesiz büyük bir iltifatı eseri olarak, hayatını ve tarihini ve tarihini yazmağa cür’et ettim.”