|
Yazının devamını göster
“Kızım, Bediüzzaman Hazretleri, kafama ve kalbime hitap ederek beni ikna etti. Büyüklerin sohbetinde bulunmak, insanın hüznünü giderir. Şimdi içim öyle bir hizmet aşkıyla doldu ki…” Gülistan’dan Açıklama: Okuyacağınız yazıda, muhterem yazarımız V. Vakkasoğlu, Bediüzzaman Hazretleri ile alakalı bir hatırayı anlatıyor. Basında ilk defa Gülistan’da yayınlanan bu hatıranın, Allah Dostlarına karşı muhabbetimizi arttırmak ve hizmetin önemini biraz daha anlamamız açısından faydalı olacağını ümit ediyoruz…
Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt Hocaefendi’nin tek erkek evladı vefat etmiş. Çok dertlenmiş, çok bunalmış; “Bu mezar burada iken, ben bu memlekette duramam” demiş ve Mısır’a gitme kararı almış. Mısır’da bulunan hocası olan son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’ye, bu arzusunu duyurmuş…
Bu arada, göç hazırlığına başlamış. Can yoldaşı ve yaşayan tek evladı Hikmet Hanım, bu karara çok direnmiş ama babasını vazgeçirememiş.
Hem kızı, hem talebesi, hem de özel şoförü olan kızına bir gün diyor ki, “Kızım hazırlan, beni Bediüzzaman hazretlerine götüreceksin.” Gerisini rahmetli manevi annem şöyle anlatıyor:
“Peki babacığım dedim. Hemen arabamızı hazırlayıp babamı Üstad’ın kaldığı otele götürdüm. Kaldığı kata çıktık. Odasının kapısını tıklattık. Genç bir adam kapıyı açtı. Babam kendisini tanıttı ve ziyaret için geldiğini söyledi. “Üstadımıza sorayım” dedi kapıdaki genç adam.
Hiç gecikmeden davet gelmişti. Babam sevinçle odaya dalarken, ben de peşindeydim. Ama, bir anda hayal kırıklığına uğradım. Çünkü, kapıdaki adam; “Dur Hanım, sen giremezsin” dedi. Babam; “Kızımdır, o da Üstad’ı görüp duasını alsın” dediyse de nafile, ben içeriye alınmadım.
Babama; “Ben arabada bekliyorum” dedim ve büyük bir üzüntüyle aşağıya indim. Hem üzüntülü, hem de kızgındım. Çünkü babamın bu derecede itibar ettiği değerli bir insanı ziyaret etmekten men edilmiştim.
Bu duygularla dolu olarak arabaya geldim. Bir müddet oturduktan sonra, bir de baktım ki, biraz önce beni Üstad’ın odasına almayan adam, koşarak geliyor.
Hayırdır inşallah diye bakıyorum O’na… Çok mahcup ve edepli bir şekilde ve duyulur duyulmaz bir sesle; “Buyurun, Üstadımız sizi de çağırıyor” dedi.
Kızgınlığım, birden sevince döndü. Çok geçmeden ben de Üstad’ın huzurundaydım. Meğer babam, benimle geldiğini söyleyince, Üstad; “Çağırın o da gelsin” buyurmuş……
Bediüzzaman hazretleri yatağının üzerinde, sırtına bir battaniye alarak oturmuş, babam da dizleri dibine çökmüş…
Selam verdim. Babam, beni iltifatlı bir takdimle Üstad’a tanıttı. O da bana dualar etti. Tabii bu arada benim heyecanım da son haddine erişti. Eliyle işaret ettiği yere oturdum. Bediüzzaman hazretlerinin sözlerini, hem çok sessiz, hem de değişik bir şive olduğu için tam anlayamıyordum. Buna rağmen hal ve tavrından çok etkilenmiştim. Huzurunda bulduğum huzur, O’nun bir Allah dostu olduğunu hissettirmişti bana… Babam da büyük bir dikkatle ve adeta nefes almadan dinliyordu.
Sanki o anda İstanbul’un meşhur bir vaizi değil de, garip ve mahcup bir talebesiydi. Üstad babama “Cemal Efendi” diye hitap ediyordu.
Bu tatlı sohbet, yarım saat kadar sürmüştü. Ama bana yarım dakika gibi gelmişti. Nihayet, babam müsaade istedi, vedalaştılar.
Yorgun ve hasta görünmesine rağmen, babam eline uzanınca, kendisinden ummadığım bir çeviklikle elini çekiverdi. Babama elini öptürmemişti. Fakat bende de, Üstad’ın elini öpme iştiyakı doğdu. Ancak, kendisine yöneldiğimde, elini alnına doğru kaldırarak; “Hoş sefa geldiniz” dedi. “Hazır Allah’ın veli kulunu bulmuşken, elini öpmeden çıkmayayım” diye düşündüm.
Ve bunun için kendisinden müsaade istedim; “Efendim, müsaade buyurursanız, elinizi öpeceğim” dedim. O mübarek masumiyetine bir masumiyet daha eklendi. Ve dedi ki; “Öpmüş gibi kabul ediyorum evladım. Sana dua edeceğim” O sırada, kapıda bekleyen babama baktım.
Bana ne müdahale ediyor, ne de çağırıyordu. Kendi kendime dedim ki; “Demek yanlış bir istekte bulunmuyorum.” Bu sebeple, arzumu ikinci defa tekrarladım; “Efendim, müsaade buyurun elinizi öpeceğim.”
Şefkatini hissettiren bir tarzda dedi ki: - Evladım, ben Şafi’yim. Şimdi sen elimi öpersen, benim abdest tazelemem icabeder. Gördüğün gibi ben hem yaşlı, hem de hastayım. Bir abdest almam yarım saat sürüyor.
Üstad herhalde benim anlamam için, tane tane ama şefkatinin derinliğini göstererek konuştukça, cesaretim arttı, iyice nazlandım:
- Efendim, dedim, hakkınızı helal edin ve müsaade buyurun, o mübarek elinizi öpeyim. Allah Dostu o güzel insan, benim böylesine çocuklaşmama dayanamadı. Sol eliyle cübbesinin kol ucunu sağ elinin üstüne çekti ve bana doğru uzattı. Ben de emsalini hiç yaşamadığım büyük bir heyecan ve mutluluk içinde öptüm.
Teşekkür edip kapıya yönelmiştim ki, ani bir hareketle geriye döndüm. Bu el öpme biçimi, beni tatmin etmemişti.
Üstad’ın her iki dizini de eğilip seri bir şekilde öpüverdim. O mübarek veli, iki elini yanlarına doğru açıp, “Fesübhanellah” diye halime şaşırdığını belli ediyordu. Aslında ben de kendi halime şaşmıştım.
Ancak yüzüne yayılan tebessüm bana kızmadığının işaretiydi. Büyük bir sevinçle dışarıya çıktım.
Babam, “İyi yaptım kızım, bu herkese nasip olmaz” dedi. Aradan yarım asır geçtiği halde, hala bu hareketi nasıl yapabildiğimi hayretle hatırlarım.
Otelden çıktık. Aslında bu çıkış, bir huzur dünyasından, tekrar bizim huzursuz dünyamıza çıkış gibiydi. Bir yarım saate neler sığmış ve biz dertli alemimizden ne çok uzaklaşmıştık!...
Bu Cennet kokulu ziyaretin unutulmaz bir müjdesini de, yolda babamdan öğrenmiştim. O an, “Bu güzel insanın dizlerini değil, ayaklarını da öpseydim keşke” demekten kendimi alamadım. Babacığım, güller açan güzel yüzünü bana döndü ve müjdeyi verdi. Duyduklarıma inanamıyordum. Hiçbir dostunun hiçbir şekilde ikna edemediği babam, sonunda Mısır’a gitmekten vazgeçmişti.
- Kızım Hikmet, hadi gözün aydın… Mısır’a gitmiyoruz!... dedi. Büyük bir sevinçle babamın boynuna sarıldım, ellerinden, yanaklarından öptüm. Ama merakımı da yenemedim: - Babacığım, bu müjdeyi neye borçluyum. Nasıl oldu da verdiğiniz hicret kararından vazgeçtiniz? Diye sordum. Babam, soruma şu cevabı verdi;
- Kızım, Bediüzzaman Hazretleri, kafama ve kalbime hitap ederek beni ikna etti. Büyüklerin sohbetinde bulunmak, insanın hüznünü giderir. Şimdi içim öyle bir hizmet aşkıyla doldu ki, oğlum Ali’yi bile unuttum. Artık onun mezarının bulunduğu bu şehirde gönül huzuruyla yaşayabilirim.
- Babacığım, Bediüzzaman Hazretleri, sizi bu kesin kararınızdan nasıl vazgeçirdi, öğrenebilir miyim? (Hocaefendi, kızının bu sorusu üzerine Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözlerini nakletti):
- Babacığım, bu müjdeyi neye borçluyum. Nasıl oldu da verdiğiniz hicret kararından vazgeçtiniz? Diye sordum. Babam, soruma şu cevabı verdi:
- Kızım, Bediüzzaman Hazretleri, kafama ve kalbime hitap ederek beni ikna etti. Büyüklerin sohbetinde bulunmak, insanın hüznünü giderir. Şimdi içim öyle bir hizmet aşkıyla doldu ki, oğlum Ali’yi bile unuttum. Artık onun mezarının bulunduğu bu şehirde gönül huzuruyla yaşayabilirim.
- Babacığım, Bediüzzaman Hazretleri, sizi bu kesin kararınızdan nasıl vazgeçirdi, öğrenebilir miyim?” (Hocaefendi, kızının bu sorusu üzerine Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözlerini nakletti):
- Cemal Efendi, kumandanlar, cepheyi terk etmez. Burası iman hizmetinin ateş hattıdır. Mutlaka burada bulunmanız lazımdır. Hatta değil Mısır’a; Mekke’ye, Medine’ye de çağırılsanız, gene burada kalmanız ve hizmet etmeniz lazımdır. Oğlun Ali maddeten öldü, fakat ruhen -inşallah- Cennette yaşayacak… Amma milyonlarca Ali, ebedi azaba müstehak hale getiriliyor, ruhen öldürülmek isteniyor. Şimdi en mühim iş, onların imanlarına hizmet etmektir. Bu hizmetin de asıl ve en mühim yeri burasıdır. Çünkü, buradaki tahribat çok ağırdır. Bu memleket tamiratın da merkezi olacak, buranın intibahı, İslam aleminin de, insanlık aleminin de uyanışına yol açacaktır, inşallah.
O an, “Keşke o mübarek insanın sadece dizlerini değil, ayaklarını da öpseydim.” Demekten kendimi alamadım. Babam İstanbul’da kalmaya ve burada hizmetine devam etmeye karar verdi. Ancak, kardeşim Ali’nin acısını yüreğinin bir köşesinde hep taşıyordu. O günlerde şöyle düşündü:
Ben ki dini bilen, inancı sağlam bir insanım buna rağmen, evladımın acısı, beni böyle derinden sarstı, etkiledi. Acaba, bilgisi ve kadere teslimiyeti benim kadar olmayan iman ehli kişiler, bu gibi durumlarda neler hissediyorlar? Bu düşüncelerle, bir kitap yayınlamaya karar verdi. Tercüme edip yayınlamayı düşündüğü bu kitabın adı, “Musibete Uğrayanlara Teselliler” idi.
Eserin tercümesini yarıya kadar bitirmişti. Tercümeyi, tamamlamak üzere kütüphanesine kapandığı günlerden birinde asla unutmadığım bir hadise cereyan etti.
Babamın odasından acayip sesler işittim. Koşup geldim. Oda kapısı aralıktı. Kendisi çalışma masasında oturmuş, gözleri açık olarak hareketsiz duruyor, ancak ayağıyla tahta zemine “Pat, pat!” ses çıkararak vuruyordu. Duyduğum ses bu idi. “Buyurun babacığım, bir şey mi arzu ettiniz” dedim. Seslenmedi. Birkaç kere bu cümleyi tekrarladım, cevap alamadım. O, gözlerini masaya dikmiş, hareketsiz duruyordu. Bu hali bir müddet değişmeyince, ben endişe içinde, bitişik komşumuz olan aile doktorumuza koştum.
Emekli bir askeri doktor olan komşumuz, aynı zamanda babamla dosttu. Tasavvufi derinliği olan, hal ehli bir kimseydi. Hemen geldi, o da kapının dışından babamı bir süre seyretti. Sonra da bana, “Kızım, merak edecek bir durum yoktur. O bambaşka bir hal üzere… Eminim birazdan alemimize gelir.” diyerek gitti. Ben, büyük bir merak içinde ve dualar ederek babamı seyrediyordum. Nihayet, ikindi ezanı okunmaya başladı. Daha ilk “Allahu Ekber”le birlikte, babam irkildi, silkindi ve kendine geldi. Beni çağırdı:
- Buyurun babacığım, diyerek yanına vardım. Büyük bir heyecan içinde bana; - Kızım, misafiri yolcu ettin mi, geçirdin mi? Dedi. Onu şaşırtmamak ve içinde bulunduğu atmosferi bozmamak için: - Evet babacığım, diye cevap verdim. Bu defa da: - Peki, aferin, elini de öptün mü? Dedi. Sesinden, bunu yapmış olmamı çok istediği belliydi. Yine üzmeyeyim diye: - Evet babacığım, cevabını verdim. Bunun üzerine: - Aman ya Rabbi! Şükürler olsun. Ben maalesef öpemedim,” dedi. Merakım son haddine gelmişti. - Babacığım, elini öptüğüm misafirin kim olduğunu bilemedim, dedim. Ben de baştan bilemedim evladım diyerek şu açıklamayı yaptı:
- Uzunca boylu, sakallı, nur gibi bir Zat… Birden kapımı “hart” diye açtı ve girdi: - Bırak Ali’yi, beni yaz, beni! Dedi. - Peki Efendim, baş üstüne… Amma Zat-ı Alinizi tanıyamadım, dedim. - Halid, Halid… Ebâ Eyyûb… Dedi ve çıkıp gitti. Donup kaldım… Evladım, iyi ki, sen bari elini öpmüşsün…
Hacı Cemal Öğüt Hocaefendi, bu hadise üzerine elindeki teselli kitabını bırakır ve yeni çalışmasına başlar. Çünkü, o kalbi ve kafası güzel insan, önce Bediüzzaman tarafından İstanbul'da kalmaya ve hizmet etmeye ikna edilmiştir. Sonra da, bizzat İstanbu’un manevi sahibi ve hamisi tarafından kendisine bir hizmet verilmiştir.
Hocaefendi, Eyyub Sultan, (Hz. Halid Ebu el-Ensari) adlı güzel eserinin birinci cildini, iki yıl sonra, 1955’te, ikinci cildini de 1957’de yayınlanır.
Ancak, eserinin ortaya çıkmasının sebep olan sırrı yazmaz. Bu hususta sadece şu cümle vardır kitabında: "Hazreti Mihmandar’ın, ayan beyan bir emir ve ilhamı ve hiç şüphesiz büyük bir iltifatı eseri olarak, hayatını ve tarihini ve tarihini yazmağa cür’et ettim.”
VEHBİ VAKKASOĞLU
|